KADIN VE DEVRİM: 1917–1991 ARASI SOVYET KADIN KİMLİĞİNİN DÖNÜŞÜMÜ

 









1917 Bolşevik Devrimi, dünya tarihinde toplumsal yapıyı kökten değiştirmeyi amaçlayan en iddialı projelerden biri olarak kabul edilir. Bu devrimci dönüşümün en önemli ayaklarından biri de hiç şüphesiz "Kadın Sorunu" (The Woman Question) olmuştur. Marksist ideolojinin kadını aile içindeki ikincil konumundan kurtarıp kamusal alana dahil etme vaadi, 20. yüzyılın en büyük sosyal deneylerinden birini başlatmıştır. Ancak bu süreç, başlangıçtaki devrimci coşku ile devletin zamanla değişen reel-politik ihtiyaçları arasında gidip gelen bir gerilime sahne olmuştur. Bu çalışmada temel amacım, 1917’den 1991’e kadar olan süreçte Sovyet kadın kimliğinin nasıl inşa edildiğini, bu kimliğin hangi aşamalardan geçerek dönüştüğünü ve en nihayetinde bu dönüşümün kadını gerçekten özgürleştirip özgürleştirmediğini analiz etmektir. Sovyet deneyimi boyunca kadın kimliği, bazen devrimci bir özne olarak bazen de devletin ekonomik ve demografik hedefleri doğrultusunda kullanılan bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Akademik literatürde bu konuyu ele alırken ilk bakmamız gereken durak, devrimin hemen ardından kurulan kurumsal yapılardır. Elizabeth Wood’un The Baba and the Comrade (1997) adlı çalışmasında vurguladığı gibi, Bolşevik Partisi kadınları devrime dahil etmek için Zhenotdel (Kadın Departmanı) gibi özgün bir yapı kurmuştur.[1] Wood, burada partinin kadınlara bakışındaki temel bir çelişkiye dikkat çeker: Kadınlar bir yandan devrim öncesi dönemin batıl inançlarına hapsolmuş "geri" (backwardness) unsurlar olarak görülmüş, diğer yandan ise devrimci devletin en sadık yoldaşları (comrades) olarak kurgulanmıştır. Wood’un bu analizi, bize aslında erken dönemdeki özgürleşme çabalarının temelinde yatan siyasal seferberlik (political mobilization) ihtiyacını net bir şekilde gösterir. Yani devlet, kadını özgürleştirirken aslında kendine sadık bir vatandaş kitlesi yaratmayı da hedefliyordu.

Bu siyasi seferberliğin hukuki boyutu ise Wendy Goldman tarafından Women, the State and Revolution (1993) çalışmasında derinlemesine işlenmiştir. Goldman, 1918 Aile Kanunu ile getirilen boşanma kolaylığı, evlilik dışı çocukların hakları ve 1920’de kürtajın yasallaşması gibi reformların o dönem için ne kadar radikal olduğunu anlatır.[2] Ancak yazarın en önemli tespiti, bu reformların 1920’lerin sonundaki ekonomik zorluklar ve toplumsal karmaşa karşısında nasıl bir duvara çarptığıdır. Goldman’a göre, devletin başlangıçta kurguladığı "ailenin sönüp gitmesi" (withering away of the family) vizyonu, pratik hayattaki evsiz çocuklar ve işsizlik sorunları nedeniyle yerini daha geleneksel ve disiplinli bir aile yapısına bırakmak zorunda kalmıştır. Bu durum, Sovyetler’deki kadın politikasının ilk büyük kırılma noktasıdır.

1930’lara gelindiğinde ise Sheila Fitzpatrick’in "Büyük Geri Çekilme" (Great Retreat) olarak adlandırdığı dönem başlar. Fitzpatrick, The Cultural Front (1992) eserinde, Stalin döneminde sınıf kimliğinin toplumsal cinsiyet kimliğini nasıl yuttuğunu analiz eder.[3]Bu dönemde artık kadının bireysel özgürlüğünden ziyade, devletin hızlı sanayileşme ve kolektifleştirme hamlelerine katkısı ön plandadır. Fitzpatrick, devletin istikrar arayışıyla birlikte kadınları tekrar "fedakar anne" ve "sadık işçi" rollerine geri çağırdığını belirtir. Bu süreçte kadın kimliği, toplumsal cinsiyet eşitliğinden ziyade devletin disiplin ve nüfus ihtiyaçları doğrultusunda yeniden gelenekselleştirilmiştir. Dolayısıyla Stalin dönemi, devrimci ideallerin devlet çıkarları uğruna araçsallaştırıldığı (instrumentalization) en belirgin safhalardan biridir.

Sovyet kadınının bu tarihsel yolculuğundaki en çarpıcı unsurlardan biri de emeğin örgütlenmesidir. Barbara Engel’in Women in Russia, 1700–2000 (2004) çalışmasında sunduğu geniş çerçeve, kadınların eğitim ve istihdama katılımının Sovyet modernleşme projesinin en başarılı alanı olduğunu ortaya koyar.[4] Ancak Sue Bridger’ın Women in the Soviet Countryside (1987) kitabında belirttiği üzere, bu başarı kırsal kesimde çok daha farklı ve zorlu bir şekilde yaşanmıştır. Bridger, köylü kadınların tarımsal kalkınma hamlelerinde nasıl en ağır fiziksel işleri üstlenmek zorunda bırakıldığını ve bu süreçte kadın emeğinin kırsal bölgelerde nasıl sömürüldüğünü belgeler.[5] Bu durum bize, Sovyet modernleşmesinin kentsel alanlarda bir "başarı hikayesi" gibi görünse de, kırsalda kadının omuzlarındaki yükün ideolojik söylemlerle meşrulaştırıldığını gösterir.

Makalenin ilerleyen bölümlerinde tartışacağımız en kritik kavram ise Gail Lapidus tarafından kavramsallaştırılan "Çifte Yük" (Double Burden) meselesidir. Lapidus, Women in Soviet Society (1978) adlı çalışmasında, Sovyet kadınlarının hem tam zamanlı iş gücüne katıldığını hem de ev içi emeğin tüm sorumluluğunu tek başlarına üstlenmeye devam ettiklerini belirtir.[6] Bu durum, Sovyet rejiminin kadını kamusal alanda özgürleştirmiş gibi görünse de, özel alandaki ataerkil yapıyı dönüştürmeyi başaramadığını (veya bunu kasten yapmadığını) kanıtlar. Lapidus’un analizi, Sovyet deneyiminin kadınlar için yarattığı paradoksu anlamamız için anahtar niteliğindedir.

Sonuç olarak, bu makale boyunca savunacağım temel argüman; Sovyet rejiminin kadınları gerçekten özgürleştirmekten ziyade, kadın kimliğini devletin ekonomik, siyasal ve demografik hedefleri doğrultusunda şekillendirdiği yönündedir. Giriş kısmında değindiğim bu altı perspektif, çalışmanın gelişme bölümlerinde hem kronolojik hem de tematik olarak derinleştirilecek; 1917’nin devrimci vaatlerinin 1991’in çöküşüne kadar olan süreçte nasıl bir araçsallaştırma tarihine dönüştüğü gözler önüne serilecektir.

 

Bölüm I: Devrimin Şafağı: Zhenotdel ve Radikal Hukuki Dönüşüm (1917–1929)

1917 Ekim Devrimi, sadece bir hükümet değişikliği değil, binlerce yıllık ataerkil yapıları (patriarchal structures) yıkmayı hedefleyen toplumsal bir depremdi. Bolşevik lider kadrosu, özellikle de Alexandra Kollontai ve Inessa Armand gibi figürler, kadının kurtuluşunu devrimin başarısı için vazgeçilmez bir ön koşul olarak görüyorlardı. Bu dönemdeki temel iddia, kadının ev içindeki "görünmez emeğinden" kurtarılması ve üretken bir vatandaş olarak kamusal alana dahil edilmesiydi. Ancak bu ideolojik hedef, beraberinde büyük bir örgütsel ve hukuki mücadeleyi getirdi.

Elizabeth Wood, The Baba and the Comrade adlı çalışmasında, bu mücadelenin kurumsal merkezi olan Zhenotdel’in (Kadın Departmanı) nasıl bir siyasal seferberlik (political mobilization) aracı olarak kurgulandığını analiz eder. Wood’a göre Bolşevik Partisi, köylü kadınları (geleneksel adıyla baba) devrimin önündeki en büyük "geri kalmışlık" (backwardness) engeli olarak tanımlıyordu.[7] Partiye göre bu kadın kitlesi, okuma yazma bilmeyen, dini dogmalara bağlı ve siyasetten uzak bir gruptu. Zhenotdel’in görevi, bu kitleyi eğiterek onları bilinçli birer "yoldaş" (comrade) haline getirmekti. Ancak Wood, burada partinin pragmatik yaklaşımına dikkat çeker: Kadınlar özgürleşmeliydi, çünkü onların desteği olmadan iç savaş kazanılamaz ve yeni devlet inşa edilemezdi. Dolayısıyla, devrimin ilk yıllarında kadın kimliği, partinin ideolojik hegemonyasını (ideological hegemony) topluma yaymak için kullandığı en stratejik kanallardan biri olmuştur.

Bu siyasal örgütlenmeye paralel olarak yürütülen hukuki devrim ise Wendy Goldman’ın Women, the State and Revolution eserinde belirttiği üzere, tarihin gördüğü en radikal aile hukuku reformlarını beraberinde getirdi.[8] 1918 Aile Kanunu, kilise evliliğini tanımayarak sivil evliliği zorunlu kılmış, boşanmayı taraflardan birinin isteğiyle gerçekleşebilecek kadar kolaylaştırmış ve evlilik dışı doğan çocuklarla evlilik içi doğan çocukların haklarını eşitlemiştir. Goldman, bu reformların arkasındaki "ailenin sönüp gitmesi" (withering away of the family) teorisini detaylandırır. Bolşeviklere göre, devlet kreşler, ortak yemekhaneler ve çamaşırhaneler sağladığında, aile bir ekonomik birim olmaktan çıkacak ve kadın ev işlerinin "tekdüze ve köleleştirici" etkisinden kurtulacaktı. 1920 yılında kürtajın dünyada ilk kez yasal bir hak haline getirilmesi, bu hukuki devrimin zirve noktasını temsil ediyordu.

Ancak bu radikal yasalar ile Sovyet Rusya’sının acı gerçekleri arasında derin bir uçurum vardı. Rus İç Savaşı’nın yarattığı kıtlık, işsizlik ve toplumsal çöküş, Goldman’ın vurguladığı "sosyal kaos" dönemini başlattı. Boşanmanın kolaylaşması, özellikle ekonomik gücü olmayan kadınların çocuklarıyla birlikte sokakta kalmasına yol açtı. Devlet, vaat ettiği kolektif hizmetleri (kreşler, yemekhaneler) ekonomik imkansızlıklar nedeniyle hayata geçiremeyince, kadınlar hem dışarıda çalışmak hem de evdeki sefaletle baş etmek zorunda kaldılar. Bu dönemde kadın kimliği, kağıt üzerinde "özgürleşmiş" görünse de, pratikte büyük bir hayatta kalma mücadelesinin tam ortasındaydı.

Sonuç olarak, 1917–1929 arası dönem, Sovyet kadını için bir "umut ve yıkım" dönemidir. Wood’un analiz ettiği siyasal örgütlenme modelleri ve Goldman’ın incelediği hukuki reformlar, kadını geleneksel zincirlerinden kurtarmayı denemiştir. Fakat bu girişim, kadını bağımsız bir birey olarak tanımlamaktan ziyade, onu "yeni toplumun inşasında bir iş gücü ve siyasal müttefik" olarak konumlandırmıştır. 1920’lerin sonuna gelindiğinde, NEP (Yeni Ekonomik Politika) döneminin yarattığı işsizlikten en çok kadınların etkilenmesi, bu özgürleşme projesinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir. Bu kırılganlık, 1930’larda Stalin’in "demir yumruğuyla" birlikte tamamen farklı bir yöne, yani devletin bekası için yeniden kurgulanan muhafazakar bir kadın kimliğine evrilecektir.

 

Bölüm II: Stalinizm ve "Büyük Geri Çekilme": Ailenin ve Geleneksel Roller’in Yeniden İnşası (1930–1945)

1930’lu yıllar, Sovyetler Birliği’nin ideolojik düzlemde yaşadığı en sert makas değişimlerinden birine sahne olmuştur. Devrimin ilk on yılındaki radikal, aile karşıtı ve bireysel özgürlükçü söylemler, Stalin’in iktidarını pekiştirmesiyle birlikte yerini devlet disiplinine, hızlı sanayileşmeye ve toplumsal muhafazakarlığa bırakmıştır. Bu dönem, tarih literatüründe Sheila Fitzpatrick tarafından "Büyük Geri Çekilme" (Great Retreat) olarak adlandırılan sürecin başlangıcıdır. Bu süreçte kadın kimliği, devrimci bir "yoldaş" olmanın ötesinde, devletin ekonomik ve demografik hedeflerini omuzlayan "fedakar bir anne" ve "sadık bir işçi" olarak yeniden tanımlanmıştır.

Stalinist dönüşümün ilk somut adımı, 1930 yılında Zhenotdel’in (Kadın Departmanı) "kadın sorunu artık çözülmüştür" bahanesiyle feshedilmesi (abolition) olmuştur. Elizabeth Wood’un önceki bölümde değindiğimiz "siyasal seferberlik" ihtiyacı, yerini "devlet sadakatine" bırakmıştır. Sheila Fitzpatrick, The Cultural Front (1992) adlı çalışmasında, bu dönemde toplumsal cinsiyet kimliğinin (gender identity) sınıf kimliği (class identity) ve devlet sadakati altında nasıl ezildiğini analiz eder.[9] Fitzpatrick’e göre Stalinist rejim için artık önemli olan kadının özgürleşmesi değil, Beş Yıllık Planlar (Five-Year Plans) doğrultusunda ağır sanayide ve kolektifleştirilmiş tarımda verimli bir iş gücü sağlamasıydı. Bu durum, kadının kamusal alandaki varlığını artırsa da, bu varlık devrimci bir hak arayışından ziyade ekonomik bir zorunluluğun ürünüydü.

Bu ekonomik baskıya paralel olarak, Wendy Goldman’ın vurguladığı "ailenin sönüp gitmesi" teorisinden tamamen vazgeçilmiştir. 1936 yılında yürürlüğe giren yeni Aile Kanunu, Sovyet kadın politikasındaki en muhafazakar dönüm noktasıdır. Goldman, Women, the State and Revolution eserinde, bu kanunla birlikte kürtajın yasaklanmasını ve boşanmanın son derece zorlaştırılmasını, devletin demografik kriz (demographic crisis) karşısında aldığı radikal bir önlem olarak yorumlar.[10] Devlet, yaklaşan savaş tehdidi ve kolektifleştirmenin yarattığı nüfus kaybı nedeniyle, kadının bedenini ve üreme kapasitesini devlet kontrolü altına almıştır. Goldman’ın analizi bize gösterir ki; 1917’nin "kendi bedenine sahip çıkan kadın" imajı, 1936’da "devlet için çocuk doğuran anne" imajına feda edilmiştir.

Bu dönemde yaratılan yeni kadın ideali, "Süper Kadın" (Superwoman) paradoksunun da temellerini atmıştır. Kadınlardan bir yandan fabrikalarda "Stahanovist" (rekor kıran üretken işçi) olmaları, diğer yandan ise evde mükemmel bir anne ve eş olarak geleneksel değerleri yaşatmaları beklenmiştir. Sheila Fitzpatrick, bu durumu devletin pragmatik bir hamlesi olarak görür: Devlet, kadını iş gücüne katarak ekonomik kalkınmayı hızlandırırken, aileyi de toplumsal düzenin ve disiplinin temel hücresi olarak kutsayarak muhafazakar bir istikrar sağlamıştır.[11] Bu süreçte, devrimin erken yıllarındaki "özgür aşk" veya "kolektif yaşam" gibi kavramlar, rejimin ideolojik saflığını bozan "küçük burjuva sapmaları" olarak nitelendirilip tasfiye edilmiştir.

II. Dünya Savaşı’nın (Sovyet literatüründe Büyük Vatanseverlik Savaşı) başlamasıyla birlikte bu süreç zirveye ulaşmıştır. Kadınlar sadece cephe gerisinde değil, cephede de aktif roller üstlenmiş; ancak bu kahramanlık anlatısı her zaman "analık" ve "vatan sevgisi" üzerinden meşrulaştırılmıştır. 1944 yılında çıkarılan "Anne Kahraman" (Mother Heroine) madalyası gibi uygulamalar, kadının başarısını kaç çocuk doğurduğuyla ölçen bir zihniyetin ürünüydü. Sonuç olarak Stalin dönemi, kadını kamusal alana en ağır işlerle sokarken, onu özel alanda en geleneksel rollerle çevrelemiştir. Fitzpatrick ve Goldman’ın çalışmalarıyla netleştiği üzere, bu dönemde kadın kimliği, Sovyet devletinin hem endüstriyel hem de askeri gücünü inşa etmek için kullanılan en temel "stratejik kaynak" haline gelmiştir.

 

Bölüm III: Modernleşme ve Paradokslar: İş Gücüne Katılımın Kırsal ve Kentsel Sınırları (1945–1970)

II. Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği, tarihinin en büyük demografik felaketiyle karşı karşıya kalmıştır. Milyonlarca erkeğin savaşta hayatını kaybetmesi, ülkenin yeniden inşasında kadın emeğini ikame edilemez bir zorunluluk haline getirmiştir. Bu dönemde Sovyet propagandası, traktör kullanan, fabrikalarda rekor kıran veya uzaya giden (Valentina Tereşkova örneğinde olduğu gibi) "modern Sovyet kadını" imajını tüm dünyaya bir başarı hikayesi olarak pazarlamıştır. Ancak Barbara Engel ve Sue Bridger gibi tarihçilerin çalışmaları, bu parıltılı imajın arkasında çok daha karmaşık ve eşitsiz bir iş gücü piyasasının yattığını göstermektedir.

Barbara Engel, Women in Russia adlı eserinde, Sovyetler Birliği’nin kadınları eğitime ve profesyonel hayata dahil etme konusundaki tartışmasız başarısını kabul eder.[12] 1960’lara gelindiğinde Sovyet kadınları, mühendislikten tıbba kadar pek çok alanda dünya ortalamasının çok üzerinde bir temsil oranına sahipti. Ancak Engel’in dikkat çektiği temel nokta, bu başarının beraberinde getirdiği "mesleki ayrışma" (occupational segregation) olgusudur. Kadınlar iş gücüne katılmışlardı; fakat öğretmenlik, tıp ve hizmet sektörü gibi "kadın işi" olarak yaftalanan alanlar, erkeklerin egemen olduğu ağır sanayi ve yönetici pozisyonlarına göre çok daha düşük ücretli ve düşük statülü kalmıştır. Yani kadın kimliği kamusal alanda yer bulmuş, ancak bu yer "ikincil" bir iş gücü havuzuyla sınırlı tutulmuştur.

Bu durumun en çarpıcı ve belki de en trajik örneği, kentsel alanların çok uzağında, Sovyet kırsalında yaşanmıştır. Sue Bridger, Women in the Soviet Countryside çalışmasında, Sovyet tarımının (Kolkhoz ve Sovkhoz sistemlerinin) aslında kadınların sırtında yükseldiğini çarpıcı bir şekilde analiz eder.[13] Bridger’a göre, Sovyet modernleşmesi kentlerde traktör süren kadın imgesini yüceltirken, köylerde kadınlar hala en ilkel yöntemlerle ve fiziksel olarak en ağır işlerde çalışmaya mahkum edilmiştir. "Teknolojik ilerleme" erkeklerin kullandığı traktör ve makinelerle sınırlı kalırken, tarlalardaki el emeği gerektiren yorucu işlerin neredeyse tamamı kadınlara bırakılmıştır. Bu, kadının modernite vaadiyle ağır fiziksel sömürü arasında sıkışıp kaldığı bir "kırsal paradoks"tur.

Bridger’ın analizindeki bir diğer önemli nokta, kırsal alandaki karar alma mekanizmalarıdır. Kadınlar tarımsal üretimin ana omurgasını oluşturmalarına rağmen, çiftlik yönetimlerinde ve yerel parti organlarında temsil oranları yok denecek kadar azdır. Bu durum, Sovyet rejiminin kadın kimliğini ekonomik bir girdi (economic input) olarak sonuna kadar kullanırken, ona siyasal ve idari bir irade tanıma konusunda ne kadar isteksiz olduğunu kanıtlar. Kırsal kesimdeki kadınlar için özgürleşme, sadece daha fazla çalışmak ve devletin gıda ihtiyacını karşılamak anlamına gelmiştir.

Sonuç olarak, savaş sonrası dönemde kadın kimliği, Sovyetler Birliği’nin küresel bir süper güç olma iddiasının en önemli vitrini haline getirilmiştir. Barbara Engel’in vurguladığı mesleki eşitsizlikler ve Sue Bridger’ın detaylandırdığı kırsal sömürü, bu vitrinin arkasındaki yapısal sorunları açıkça ortaya koymaktadır. Devlet, kadına eğitim ve iş imkanı sunarak onu geleneksel ev içi hapishanesinden çıkarmış gibi görünse de, onu bu kez de devletin ekonomik çarklarının "ucuz ve sadık" bir dişlisi haline getirmiştir. Bu ekonomik araçsallaştırma, makalenin bir sonraki bölümünde ele alacağımız "çifte yük" sorunsalının da zeminini hazırlamıştır.

 

Bölüm IV: Savaşın Kahramanları ve Sistemin Görünmez Kurbanları: "Gece Cadıları"ndan "Çifte Yük"e (1941–1991)

Sovyet kadın kimliğinin en yüksek ve en trajik zirvesi, II. Dünya Savaşı (Büyük Vatanseverlik Savaşı) yıllarında yaşanmıştır. Barbara Engel’in de vurguladığı gibi, savaş sadece bir savunma mücadelesi değil, kadının "kamusal alandaki mutlak varlığının" kanıtlandığı bir süreç olmuştur.[14] Bu dönemde kadınlar sadece hemşire veya aşçı değil, keskin nişancı, tank şoförü ve pilot olarak cephenin en ön saflarında yer almışlardır. Bu askeri başarının en simgesel örneği, Almanların korkudan "Gece Cadıları" (Nachthexen / Gece Cadıları) adını verdiği 588. Gece Bombardıman Alayı’dır.

Marina Raskova’nın öncülüğünde kurulan bu tamamı kadınlardan oluşan alay, teknolojisi düşük mısır ilaçlama uçaklarıyla gece karanlığında Alman mevzilerini bombalayarak askeri tarihe geçmiştir. Ancak "Gece Cadıları"nın hikayesi, makalemizin temel sorusu olan "araçsallaştırma mı yoksa özgürleşme mi?" tartışması için kritik bir veri sunar. Devlet, vatanın bekası söz konusu olduğunda kadına en tehlikeli görevleri ("muharebe rolleri" / combat roles) vermiş ve bu kahramanlığı propaganda aracı olarak sonuna kadar kullanmıştır. Fakat savaş biter bitmez, bu kahraman kadınların çoğu ordudan terhis edilmiş ve tekrar "geleneksel" ev içi rollerine veya düşük statülü sivil işlere geri gönderilmiştir. Yani kadının bu muazzam fedakarlığı, devletin zor anında başvurduğu geçici bir "seferberlik" hamlesi olarak kalmıştır.

Savaş sonrası dönemde ve özellikle Brejnev’in "Durgunluk Dönemi"nde (Era of Stagnation), Sovyet kadını için asıl kriz başlamıştır. Gail Lapidus, Women in Soviet Society adlı temel eserinde, bu süreci "Çifte Yük" (Double Burden / Dvoinaia nagruzka) kavramıyla açıklar. [15]Lapidus’a göre, Sovyet rejimi kadına tam zamanlı istihdam ve eğitim sağlamış; ancak ev içi emeğin paylaşımı (division of domestic labor) konusunda hiçbir yapısal dönüşüm gerçekleştirmemiştir. 1970’lere gelindiğinde bir Sovyet kadını, fabrikada veya ofiste sekiz saat çalıştıktan sonra; boş market rafları arasında saatlerce kuyrukta bekliyor, yemeği pişiriyor, çocuklara bakıyor ve ev işlerini tek başına sırtlanıyordu.

Lapidus, bu "Çifte Yük"ün kadınlar üzerinde yarattığı fiziksel ve psikolojik tükenmişliğin, Sovyet sisteminin en büyük toplumsal çıkmazı olduğunu savunur. Devlet, kreş ve sosyal hizmet vaatlerini tam olarak yerine getiremediği için, kadının omuzlarındaki yük iki katına çıkmıştır. Bu durum, kadının kamusal alandaki "eşitlik" illüzyonunun, özel alandaki "eşitsizlik" gerçeğiyle çarpıştığı noktadır. 1980'lerin sonunda, Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka döneminde bile, kadının tekrar eve dönmesini ve aileyi kurtarmasını savunan söylemlerin güçlenmesi, Sovyet özgürleşme projesinin aslında ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.


İdeoloji ve Gerçeklik Arasında Sovyet Kadın Kimliğinin Mirası

1917’den 1991’e uzanan bu geniş tarihsel sürece baktığımızda, Sovyetler Birliği’nin kadın politikasının aslında tek bir düzlemde ilerlemediğini, aksine devletin o anki ihtiyacı neyse ona göre şekil alan bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Makale boyunca incelediğimiz altı temel kaynak ve "Gece Cadıları" gibi somut örnekler, bize kağıt üzerindeki ideolojik vaatler ile hayatın gerçeklerinin çoğu zaman birbiriyle çatıştığını kanıtlıyor. Bolşeviklerin devrimden hemen sonra aileyi sönüp gidecek bir kurum olarak görüp kadını evden çıkarmaya çalışması, Elizabeth Wood’un da vurguladığı gibi aslında kadını siyasal bir müttefik haline getirme çabasıydı.[16]Ancak bu "yeni kadın" hayali, Wendy Goldman’ın analiz ettiği 1920’lerin ekonomik sefaleti ve toplumsal kaosuyla birleşince, devletin geri adım atması kaçınılmaz oldu.[17]

Stalin dönemine gelindiğinde ise devrimci coşkunun yerini alan o meşhur "Büyük Geri Çekilme", aslında Sovyet kadını için bir nevi "evine dön" çağrısıydı. Sheila Fitzpatrick’in belirttiği üzere devlet, sanayileşme hamlesini sürdürebilmek için toplumun en küçük birimi olan aileyi disipline etmek zorundaydı ve bu disiplinin bedeli kadının tekrar anne ve eş rollerine hapsedilmesi oldu.[18] Savaş yıllarında "Gece Cadıları" gibi kahraman pilotların ortaya çıkması, kadının her şeyi yapabileceğini gösterse de, savaş biter bitmez bu kadınların ordudan sessiz sedasız terhis edilmesi, devletin kadına bakışındaki araçsal tavrı en net haliyle özetliyor. Kadın, devletin zor anında bir "kurtarıcı", barış anında ise "nüfus deposu" olarak görülmüştür.

Barbara Engel’in eğitim ve iş gücü verileriyle, Sue Bridger’ın kırsal kesimdeki sömürüye dair tespitlerini birleştirdiğimizde, Sovyet modernleşmesinin bir vitrin çalışmasından ibaret olduğu sonucuna varıyoruz.[19] Şehirlerde mühendis olan kadınlar bir başarı hikayesi olarak sunulurken, köylerde en ağır tarla işlerini yapan ama yönetime asla katılamayan kadınların emeği görmezden gelinmiştir.[20] Makalenin en başında sorduğumuz "Özgürleşme mi, araçsallaştırma mı?" sorusunun cevabı, Gail Lapidus’un "Çifte Yük" teorisinde saklıdır.[21] Sovyet sistemi kadına iş vermiştir, eğitim vermiştir; fakat onun sırtındaki ev işi yükünü almamış, aksine kadından hem mükemmel bir işçi hem de mükemmel bir ev kadını olmasını beklemiştir.

Netice itibarıyla, 1991’de Sovyet rejimi çöktüğünde geride kalan miras, gerçek bir özgürleşme değil, devletin ekonomik ve siyasi hedefleri uğruna yorulmuş bir kadın kimliğiydi. Sovyet deneyi bize şunu öğretti: Eğer bir hak devlet tarafından "lütfediliyorsa" ve toplumun derinlerindeki ataerkil yapıya dokunulmuyorsa, o hak ancak devletin işine yaradığı sürece korunur. Sovyet kadını, yetmiş yıl boyunca ideolojiler ve savaşlar arasında büyük bir mücadele vermiş; ancak devletten bağımsız bir birey olma şansını hiçbir zaman tam anlamıyla elde edememiştir. Bu makale, Sovyet kadınını sadece bir kurban ya da sadece bir kahraman olarak değil, sistemin dişlileri arasında kendi yolunu bulmaya çalışan, tarihin en büyük sosyal deneyinin gerçek taşıyıcısı olarak konumlandırmaktadır.



[1] Elizabeth A. Wood, The Baba and the Comrade: Gender and Politics in Revolutionary Russia (Bloomington: Indiana University Press, 1997), 2-10.

[2]Wendy Z. Goldman, Women, the State and Revolution: Soviet Family Policy and Social Life, 1917-1936 (Cambridge: Cambridge University Press, 1993), 12-40.

[3] Sheila Fitzpatrick, The Cultural Front: Power and Culture in Revolutionary Russia (Ithaca: Cornell University Press, 1992), 210-215.

[4] Barbara Alpern Engel, Women in Russia, 1700–2000 (Cambridge: Cambridge University Press, 2004), 150-160.

[5] Sue Bridger, Women in the Soviet Countryside: Women's Roles in Rural Development in the Soviet Union (Cambridge: Cambridge University Press, 1987), 45-55.

[6] Gail Warshofsky Lapidus, Women in Soviet Society: Equality, Development, and Social Change (Berkeley: University of California Press, 1978), 232-245.

[7] Elizabeth A. Wood, The Baba and the Comrade: Gender and Politics in Revolutionary Russia (Bloomington: Indiana University Press, 1997), 45-58.

[8] Wendy Z. Goldman, Women, the State and Revolution: Soviet Family Policy and Social Life, 1917-1936 (Cambridge: Cambridge University Press, 1993), 52-70.

[9] Sheila Fitzpatrick, The Cultural Front: Power and Culture in Revolutionary Russia (Ithaca: Cornell University Press, 1992), 212-218.

[10] Sheila Fitzpatrick, The Cultural Front: Power and Culture in Revolutionary Russia (Ithaca: Cornell University Press, 1992), 212-218.

[11] Fitzpatrick, The Cultural Front, 220.

[12] Barbara Alpern Engel, Women in Russia, 1700–2000 (Cambridge: Cambridge University Press, 2004), 205-215.

[13] Sue Bridger, Women in the Soviet Countryside: Women's Roles in Rural Development in the Soviet Union (Cambridge: Cambridge University Press, 1987), 120-135.

[14] Barbara Alpern Engel, Women in Russia, 1700–2000 (Cambridge: Cambridge University Press, 2004), 165-175.

[15] Gail Warshofsky Lapidus, Women in Soviet Society: Equality, Development, and Social Change (Berkeley: University of California Press, 1978), 285-300.

[16] Elizabeth A. Wood, The Baba and the Comrade: Gender and Politics in Revolutionary Russia (Bloomington: Indiana University Press, 1997), 210-220.

[17] Wendy Z. Goldman, Women, the State and Revolution: Soviet Family Policy and Social Life, 1917-1936 (Cambridge: Cambridge University Press, 1993), 335.

[18] Sheila Fitzpatrick, The Cultural Front: Power and Culture in Revolutionary Russia (Ithaca: Cornell University Press, 1992), 215.

[19] Barbara Alpern Engel, Women in Russia, 1700–2000 (Cambridge: Cambridge University Press, 2004), 250.

[20] Sue Bridger, Women in the Soviet Countryside: Women's Roles in Rural Development in the Soviet Union (Cambridge: Cambridge University Press, 1987), 140.

[21] Gail Warshofsky Lapidus, Women in Soviet Society: Equality, Development, and Social Change (Berkeley: University of California Press, 1978), 310.


ESMA KAYA 

BÖLGESEL ANALİZ TOPLULUĞU

SİYASET BİLİMİ VE ULUSLARARASI İLİŞKİLER

MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİVERSİTESİ

Yorumlar

Popüler Yayınlar