KARŞI TARAFLARIN İRAN'IN NÜKLEER PROGRAMINA TUTUMU VE BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRMELER


 






Taleh Aliyev – Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Siyaset bilimi ve Uluslarası İlişkiler bölüm
yüksek lisans 

E-mail: taleheliyev2020t@gmail.com

Anahtar kelimeler: Nükleer silahlar, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, Ambargo, P5+1, AB

Keywords: Nuclear weapons, International Atomic Energy Agency, Embargo, P5+1, EU


Dünya biliminin 20. yüzyılda keşfettiği ve insanlığın katili olarak adlandırılan nükleer silahlar, en yıkıcı silah olarak kabul ediliyor. Tarihte sadece bir kez, 6 ve 9 Ağustos 1945'te Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerinde kullanılmış ve 300.000 kişinin ölümüne sebep olmuştur. Nükleer silahlar yaklaşık 80 yıldır hiç kullanılmamış olmasına rağmen, uluslararası barış için her zaman bir tehdit oluşturmuştur. Yıkıcı güce sahip olması ve diğer devletler üzerinde nüfuz kazanma isteği nedeniyle nükleer silaha sahip olmak, birçok devletin temel çıkarlarından biri haline gelmiştir. Günümüzün güncel politik konularından biri de İran'ın nükleer programı ve bu programa yönelik baskılardır. İran rejimi ısrarlı şekilde Nükleer güce sahip olmayı hedefliyor, ABD ve İsrail'in başrolde olduğu karşı taraflarsa bunu engellemeye çalışıyor.

  İran'ın nükleer silah edinme isteği 1950'li yıllara dayanıyor. İlginç bir nünastır ki, günümüzde İran'ın nükleer silah sahibi olma isteğine şiddetle karşı çıkan ABD önceki rejim lideri olan Şah'ın nükleer programını desteklemiş ve 8 Aralık 1953'te ABD'nin yardımıyla İran’da “Barış için nükleer” adı altında programın bir parçası olarak başlatılmıştır. Dönemin ABD Başkanı Dwight Eisenhower, BM Genel Kurulu'ndaki konuşmasında bu programın amacının barış olduğunu belirtse de zamanla çözülmesi gereken tehlikeli bir krize dönüştü.

  1957 yılında Tahran ile Washington arasında barışçıl amaçlı işbirliğine ilişkin resmi bir anlaşma imzalandı. İki yıl sonra, 1959 yılında, Muhammed Rıza Şah Pehlevi'nin talimatıyla Tahran Üniversitesi bünyesinde Tahran Nükleer Araştırma Merkezi (TNAM) kuruldu. TNAM, ABD tarafından sağlanan 5 megavatlık bir nükleer araştırma reaktörüyle faaliyete geçti ve yüksek oranda uranyum üretildi.(1) Ancak 1979'da ülkede gerçekleşen İslam Devrimi, nükleer uzmanların ülkeyi terk etmesi ve 1980-1988 yılları arasındakı İran-Irak Savaşı'nın yol açtığı ekonomik zararlar sonucunda İran, atom enerjisi programını geçici olarak askıya almak zorunda kaldı.

  1979'daki İran İslam Devrimi'nden 2015'te İran ile P5+1 ülkeleri arasında Nükleer Anlaşma'nın imzalanmasına kadar çok sayıda girişim ve arabulucuya rağmen sorun çözülemedi. Sonunda, 35 yılı aşkın uzun vadeli müzakerelerin ardından, 2015'te İran ile P5+1 (ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya + Almanya) arasında bir anlaşmaya varıldı ve taraflar arasında “Nükleer Anlaşma” imzalandı. Nükleer anlaşma, çok sayıda siyasi analist tarafından olumlu bir olay olarak değerlendiriliyordu. Bu anlaşmayla, ABD tarafından İran'a uygulanan ambargolar kaldırıldı ve İran zayıflayan ekonomisini güçlendirme fırsatı buldu. Ayrıca Batı dünyası İran'ın nükleer programını etkileme gücüne kavuştu ve bununla da kriz zayıflama dönemine girdi. Fakat kısa bir süre sonra ABD’de seçimleri kazanan Donald Trump’un 8 mayıs 2018 yılında anlaşmadan tektaraflı çekilmesiyle olaylar çıkmaza girmiş ve hala bir çözüme ulaşılamamıştır.

  Karşı tarafların her biri kendi çıkarları açısından tutum göstererek İran'ın nükleer programını etkilemiştir. Bazı durumlarda İran'ın müttefikleri bu programa karşı çıkmış, bazense İran ile rekabet ve Soğuk Savaş halinde olan ülkeler İran'a askeri müdahaleye karşı çıkmıştır.

 İran rejimine yakın bazı Arap devletleri İran'ın nükleer programını desteklese de, İran'ın artan bölgesel etkisinden endişe duyan diğer Arap ülkeleriyse bu program konusunda oldukça dikkatli davranıyor. İran'ın nükleer programı Arap dünyasında yaygın olarak tartışılsa da, diğer taraflar bu konuda aktif bir pozisyon almıyor. Arap devletlerinin önemli bir kısmı İran'ın nükleer programını bir tehdit olarak görse de, nükleer programını sürdürme konusunda son derece kararlı olan İran'ı etkileme gücüne sahip değiller. Ayrıca, bazı Arap liderleri ABD'nin İran'a askeri müdahalesine karşı çıkıyor ve bunun bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracağından korkuyor.

Mesela aralık ayındaki gelişmeler sonucunda rejim değişikliyi olana kadar eski Suriye rejimi İran’la müttefik olan birkaç Arap devletinden biriydi ve Esad liderliğindeki bu rejim 2011-2020 yılları arasında sivillere karşı 216 kez kimyasal silah kullanmıştır. Elbette yasak silahları kullanmaktan çekinmeyen Esad rejimi, müttefiki İran'ın nükleer silahlara sahip olmasını herkesten daha çok istiyordu. İran ordusunun 2011'den beri Suriye İç Savaşı'na aktif olarak katılması da bunu etkileyen faktörlerden biriydi. 

Ortadoğu bölgesinde İran'ı başlıca rakibi olarak gören Arap devleti Suudi Arabistan'dır. Bu iki devlet hem dini, hem askeri, hem de ekonomik olarak birbiriyle rekabet halindedir. Müslümanlar için kutsal sayılan Mekke ve Medine şehirlerinin Suudi Arabistan'da bulunması, kendisine İslam dünyasının lideri gibi davranmasına sebep oluyor. Suudi Arabistan'ın İslam dünyası üzerindeki hakimiyet iddiasına karşılık İran rejimi, Ortadoğu'da “Şii hilali” adı altında  Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi ülkelerde nüfuzunu artırmaya çalışmaktadır.

Yemen'de fiili olarak İran destekli Husiler ile Suudi Arabistan arasında askeri çatışmalar yaşanıyor. İran destekli Husiler, sık sık güney Suudi Arabistan'ı balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef alıyor. Husilerin Suudi Arabistan'ın ulusal petrol şirketi olan Suudi Aramco'yu bile defalarca hedef alması İran'ın Suudi rejimine yönelik tehdidini artıran başlıca nedenlerden biridir.

İran'ın nükleer programına karşı en sert şekilde karşı çıkan ve askeri müdahalenin çözüm olduğunu söyleyen İran rejiminin "küçük şeytan" ismini verdiği İsrail'dir. İsrailli liderler, İran'a askeri müdahalenin etmemenin yarardan çok zarar getireceğini savunuyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran'ı Nazi Almanyası'nın modern eşdeğeri olarak adlandırıyor. Netanyahu, bu adımıyla uluslararası toplumu İran'dan sürekli korkmaya ve İran'a karşı sert bir duruş sergilemeye teşvik ediyor. Netanyahu'nun İran'ı Nazi Almanyası'na benzetmesinin amacı, İran ile kapsamlı ekonomik ilişkileri olan ve İran'a karşı yumuşak bir duruş sergileyen Avrupa ülkelerinin tarihe dayalı sonuçlar çıkarmasına teşvik etmektir. Avrupa ülkeleri, II. Dünya Savaşı’ndan önce Hitler'e defalarca göz yummuş olsalar da, o arzularından vazgeçmedi ve daha geniş bir işgal planları yaparak II. Dünya Savaşına sebep oldu.

  Türkiye ve İran, birçok ortak dini ve tarihi değere sahip olan Orta Doğu'daki rakiplerdir ve bu iki rakip arasındaki güç dengelenmiştir. Ancak İran'ın nükleer silaha sahip olması, bu dengenin İran lehine bozulması anlamına gelir ve bu Türkiye'nin istediği bir şey değildir. Bu nedenle İran'ın nükleer silaha sahip olması Türkiye için ciddi bir sorundur. Buna rağmen Türkiye, İran'a askeri müdahaleye şiddetle karşı çıkmaktadır, çünkü askeri bir çatışma durumunda en çok zararı kendisi görecektir. Kardeş ülkenin sınırlarına yakın bir yerde savaş çıkarsa büyük bir göçmen dalgasıyla karşı karşıya kalacaktır. Türkiye'nin Suriye iç savaşından sonra yaklaşık 5 milyon göçmeni kabul etmesi önemli bir ekonomik hasara yol açmış olup, aynı durumun yeniden yaşanması Türkiye açısından kabul edilemezdir. Türkiye  her zaman güçlü bir komşu arzu eder. Çünkü İran'ın güçlü bir ekonomiye sahip olması Türkiye için iyi bir artıdır. Örneğin, ABD ve Çin'in ekonomik gücü, komşuları olan Kanada-Meksika ve Hindistan-Pakistan'ın ekonomileri üzerinde olumlu bir etki yaratmış, ülkelerin GSYİH'lerinin yüksek düzeyde artmasına neden olmuştur.

AB Troykası (İngiltere, Fransa, Almanya) ve ABD bu krizde taktik olarak ikili bir oyun oynamaktadırlar. ABD, İran ile resmi diplomatik ilişki kurmadığından, taleplerinin bir kısmını AB Troykası üzerinden iletmiştir. AB Troykası bu çerçevede yapıcı birtakım roller oynamış, İran’a çeşitli öneri paketleri sunmuş ama sorun nihai bir anlaşmaya bağlanamamıştır. Ancak buradan ABD ve AB ülkelerinin bu konudaki çıkarlarında bir örtüşme olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. İran’a askeri bir müdahale olmaması ve Orta Doğu’da suların durulması AB’nin çıkarınadır. Özellikle ekonomik konularda Fransa, Almanya ve İtalya’nın İran’la ciddi ticari ilişkileri vardır ve ambago ya da istikrarsızlıkla bu kazanımlarından vazgeçmek istemeyeceklerdir. ABD ile İran arasında ekonomik ilişkilerin varolmamasından dolayı ABD olası bir ambargo veya askeri müdahaleden iktisadi olarak fazla etkilenmeyecektir; ancak AB ülkelerinin böyle bir yaptırım rejiminden olumsuz etkilenecekleri ortadadır. Özellikle kriz söylentileri nedeniyle petrol fiyatlarının artışı, AB ülkelerini ABD’den daha fazla etkileyecektir, çünkü Avrupa ülkelerinin enerji konusunda Orta Doğu’ya bağımlılığı çok daha fazladır. (Köse, 2008: 45)

Rusya, aynı zamanda ABD gibi nükleer silahların yayılması anlaşmasının uygulanması ve korunması taraftarıdır. İran’ın anlaşmadan çekilmesi veya NPT anlaşmasına rağmen gizli bir şekilde nükleer faaliyetlerini sürdürerek uzun vadede de olsa nükleer silahlara sahip olma ihtimali Rusya’yı rahatsız etmektedir. İran’ın NPT’ye bağlı kalması ve nükleer faaliyetlerinin denetlenmesi Rusya’nın çıkarınadır. Rusya güney sınırlarında İran gibi öngörülemez bir ülkenin nükleer silahlara sahip olmasına karşıdır. Ayrıca İran’ın nükleer silahlara sahip olması, İran’ın rakibi diğer bölge ülkelerini de nükleer silahlara sahip olmaya itecektir. Böyle bir riskin önüne geçmek için İran’ı bir anlaşmayla bundan vazgeçirmek Rusya’nın öncelikli hedeflerindendi. (ASKEROĞLU Sabir “İran-Rusya ilişkileri: Stratejik ortaklık mı rekabet mi?”, Ömer Halisdemir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi , Cilt: 15, Sayı: 3, Niğde 2022, s. 577–594)

Rusya-İran ilişkilerine baktığımızda, bu iki ülkenin müttefik olmalarına rağmen birbirleriyle de keskin bir rekabet içinde olduklarını görüyoruz. Her iki ülkenin de zengin enerji kaynaklarına sahip olması onları enerji sektöründe rakip kılıyor. İran, Rusya'ya karşı artan uluslararası baskı sırasında çeşitli zamanlarda enerji pazarında Rusya'nın yerini almaya çalışmış ve bu faktör daha sonra Rusya'nın İran ile ilişkilerinde temkinli davranmasına neden olmuştur.

BM Güvenlik Konseyi'nde İran Nükleer Sorunu'nun görüşüldüğü toplantılarda Çin temsilcilerinin ve diğer Çinli yetkililerin açıklamaları ve eylemleri sırasında, İran'ın Nükleer Politikası'na yönelik yaklaşımın ulusal egemenlik, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve Orta Doğu'da enerji güvenliğinin sağlanması bağlamında şekillendiğini söyleyebiliriz. Öncelikle Çin, ulusal egemenlik bağlamında her ülkenin prensipte sivil amaçlar için nükleer enerjiye sahip olma hakkına sahip olduğunu iddia etmektedir. Bu bağlamda Çin, dış politikasında en belirgin kavramlardan biri olan "ulusal egemenlik" ilkesine uygun olarak, uluslararası kuruluşlar tarafından denetlenmeye açık bir sivil nükleer programı, İran'ın uluslararası kriterler çerçevesinde sivil bir nükleer program uygulaması şartıyla İran'ın hakkı olarak savunmaktadır. (3)

İran'ın nükleer programına karşı çıkan başlıca devlet, İran’ın "Büyük Şeytan" olarak adlandırdığı ABD'dir. Tarihe baktığımızda, İran'ın nükleer programına ABD'nin desteğiyle başladığını görüyoruz, ancak o zamanlar ABD, İran'ın, Şah rejiminin müttefikiydi. 1979'daki İslam Devrimi sonucunda müttefiki Muhammed Rıza Pehlevi'nin devrilmesi ve Tahran'daki ABD büyükelçiliğinin basılarak 52 diplomatın rehin alınması, uzun yıllar sürecek olan ABD-İran krizinin temelini attı. ABD, İran'a kapsamlı yaptırımlar uygulayarak İran ekonomisini çöktürdü ve uzlaşmaya zorladı. ABD liderliği bununla yetinmeyerek, hatta İran ile ekonomik ilişkilerini sürdürmeleri halinde diğer ülkelere yaptırım uygulamakla tehdit etti. Zaman zaman ilişkilerin tırmanması sırasında, ABD'nin İran'a askeri müdahalesi gündeme gelmiştir. ABD'nin İran'a askeri müdahelesi her zaman uzmanların endişe duyduğu bir konu olmuştur.

ABD'nin en etkili düşünce kuruluşlarından Dış İlişkiler Konseyi'ndeki (CFR) İranlı uzmanları Vali Nasr ve Ray Takyeh, Soğuk Savaş tarzı bir çevreleme politikası izleyerek veya Ortadoğu'da Şii yayılmacılığına karşı Sünni rejimleri destekleyerek İran'ı kontrol etmenin zor olduğunu savunuyorlar.(4)

                                                                 SONUÇ

İran'ın nükleer programı hem uluslararası alanda hem de Orta Doğu'da çözülmesi gereken bir kriz sürecidir. Taraflar arasında zaman zaman anlaşmalar olsa da, bunlar hiçbir zaman sürdürülebilir bir biçime bürünememiştir. Bunun temel nedeni, karşı tarafların (ABD, İsrail, Avrupa Birliği, Türkiye, Arap dünyası, Rusya ve Çin) İran ve onun "nükleer programı" konusunda farklı çıkarlara sahip olmasıdır. 

İran rejiminin inatçı duruşu da anlaşmaları engelleyen başlıca etkenlerden biridir. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın devlet televizyonunda yaptığı konuşma rejimin nükleer meseleye ilişkin duruşunu ortaya koyuyor. Ahmedinejad konuşması sırasında ülkesinin nükleer faaliyetlerinden vazgeçmeyeceğini ve İran'ın nükleer teknolojisi konusunda kimseyle müzakere etmeyeceyini  belirterek, "Bu bizim kırmızı çizgimizdir ve bundan asla vazgeçmeyeceğiz." söylemiştir.

Krizin yönetilememesinde bir diğer neden ise İran tarafında güven eksikliğidir. Zira 8 Mayıs 2018'de ABD Başkanı Donald Trump, İran'ın nükleer programıyla ilgili anlaşmadan tek taraflı olarak çekilme kararı aldı ve ardından İran'a yaptırımlar uygulamaya başladı. Dünya günlük petrol tüketiminin yüzde 20’sinin taşındığı Hürmüz boğazını elinde tutması, dünya petrol rezervlerinin yüzde 8’ine, doğalgaz rezervlerinin  yüzde 15’ine sahip olması İranın kendisine yönelik uluslarası baskılara yeterli yanıt vermesinde önemli rol oynuyor.

Nükleer program etrafındaki krizin seyri  ABD liderliğine de bağlıdır. Cumhuriyetçilerin İran'a karşı her zaman sert ve uzlaşmaz bir tutum sergilediği, Demokratların ise nispeten daha uzlaşmacı bir tutum sergilediği iyi bilinmektedir. Demokrat Parti'den olan Barack Obama'nın yönetimi sırasında İran'la nükleer anlaşmanın imzalanması bunun açık bir örneğidir.

İran nükleer krizi karmaşık bir süreç olsa da er ya da geç bir çözüme kavuşacaktır. Çünkü ekonomisi kapsamlı yaptırımlarla felç olmuş İran ve sert tepkilerin işe yaramadığını gören ABD ve müttefikleri uzlaşmaya mecbur kalacaktır.


KULLANILAN KAYNAKLAR:

1. https://karandashblog.wordpress.com/2015/07/23/iran-nuv%c9%99-proqrami/

2. Köse T. (2008). İran Nükleer Programı ve Orta Doğu Siyaseti.Ankara:Seta,108s

3. ASKEROĞLU Sabir “İran-Rusya ilişkileri: Stratejik ortaklık mı rekabet mi?”, Ömer Halisdemir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi , Cilt: 15, Sayı: 3, Niğde 2022, s. 577–594

4. https://en.mehrnews.com/news/24988/Prospects-very-bright-for-Iran-China-ties-ambassador

5. Vali Nasr & Ray Takeyh, “Why Containing Iran Won’t Work,” Foreign Affairs, Vol 87 (1), January/February 2005, s. 85-94.


Yorumlar

Popüler Yayınlar